Dizaynkensteinlar;

Baştan soranlarınız için belirteyim. Başlık bir hin fikirlilikle Frankenstein’den araklanmıştır.

Bir kentin dizaynı nasıl olur bilmiyorum.

Kenti bir yerden alıp, başka bir yere makulü zorlayarak taşımak mümkün mü?

Sanmıyorum…

Ancak, son birkaç yılda bazı kaba örneklerini gördük.

Kimi zaman bazı sendikaları ve dernekleri “kendi adamlarınız” ile doldurmak, bir parti yönetimini ele geçirmek, desteklediğiniz basın ile rakiplerinizi bel altı vuruşlarla sınamak.

Hiç olmadığınız bir adam görüntüsü vermek, yazılmaya değer bir hikayeniz olmamasına rağmen böyle bir hikayeniz olduğuna toplumu inandırma gayreti.

Bir laboratuvar ortamında bunlar pekâlâ mümkün olabilir.

Ancak işin içine toplum girdiğinde, başka gözler, başka kulaklar size yöneldiğinde, bu dizaynın kişiyi zafere taşıması pek de mümkün olmuyor.

Mühendisliği kötü, mimarlığı daha kötü bir dizayn ile baş başa olduğunuzu, zaman karşınıza acı bir şekilde koyuyor.

 Dizayn ettiğinizi düşündüğünüz tüm yapılar tek tek elinizde kalıyor.

 Makamın gücü ve paranın saltanatının erişemediği yerlerin çokluğu karşısında afallayıp kalıyorsunuz.

Vakit, yeni bir dizayn için çok geç üstelik.

Bu durum karşısında yapabildiğiniz tek şey aynı dizayn girişiminde ısrar.

 Bu durum sizi bir canavara dönüştürüyor.

Sevimsiz, kimi zaman korkutucu.

Ve çoğunlukla saldırıya meyilli.

Yerel seçime giderken tüm makul adımları ret ederek, bir “devrimci” değil, “devirici” olarak varlığını kabul ettirmeyi düşünen aktörlerin ne denli başarısız olacaklarını hep birlikte göreceğiz.

Bu bir temenni değil, başlı başına yaşayarak göreceğimizi düşündüğüm bir öngörü sadece.

Çünkü sıvaların dökülmesi bu süreçte daha hızlı oluyor.

Küçük çaplı sarsıntılar mühendislik ürünü tüm algıları alaşağı ediyor.

Geriye sadece aynaya bakmak kalıyor.

Cesaret dediğimiz burada başlıyor.

Şehri değiştirmeye çalışmak,  partiyi ya da sendikayı ele geçirmeye çabalamak cesaret falan değil anlayacağınız.  

O aynaya bakmak, bakabilmek.

Ancak aynadakinden, bizden çok daha fazla kendileri korkuyor.

 O aynaya bakmaya cesaret etseler belki doğruyu görüp, doğruya yürüyecekler.

Ancak kendileri ile yüzleşmeye cesaret edemiyorlar.

Bu korkaklık, özeleştiriyi: en güçlü silahlarını da ellerinden alıyor.

Geriye her şeye bir kulp takan, fakat hiçbir şeyin kulpundan tutmayan yalnız “dizaynkensteinlar” kalıyor.

Eskişehir ise korktuğu ile…

Haberler