Büyükerşen: Sanayileşirken, şehrin o sanayi içinde boğulup gitmesine karşıyım

“Pandemi geçer, ekonomik sıkıntılar biter” diyor. Ancak, daha büyük bir endişesini koyuyor masaya, “İnsanlardaki travmayı ne yapacağız? Ahlaken çözülmeyi, yozlaşmayı nasıl düzeltiriz, işte orasını bilemiyorum” ardı sıra bildiklerini bir bir sıralıyor. Tarım konusunda bir şeyler yapmak konusunda ısrarlı, “Parayı betona değil toprağa gömmek geriyor” diyerek, insanların toprakla kurduğu ilişkinin zayıfladığından bahsediyor. “Sanayileşmeye karşı mısınız?” diye soruyorum, çok köşeli bir şekilde “Hayır! Onu nerden çıkardın” diye başlıyor söze. Biraz dedikodu yapıp, araya siyasi kariyerini sokuşturmaya kalkıyorum. Kırmıyor, cevaplıyor istemeyerek de olsa. Yılmaz Hoca, ülkeyi, ekonomiyi, tarımı, sanayiyi, şehri anlatıyor.

*Öncelikle ne yapmalı nasıl yapmalı sorusunu yöneltmek istiyorum. Gördüğüm kadarıyla insanlar oldukça umutsuz. Dünü unutmuş, bugünü yaşayamayan, yarını göremeyenlerle çevrili dört bir taraf. Tecrübelerinize dayanarak bugünler ile ilgili neler söylersiniz? İnsanlar ne yapmalı?

Benim neslim, Cumhuriyet'in ikinci 10 yılını yaşamış, o zamanların Türkiye'sinin havasını solumuş insanlarız. 2. Dünya Savaşı'nın son yıllarını hayal meyal hatırlıyorum. Rahmetli babam, akşamları "ajansı dinleyeceğim" diye radyoyu açar, pür dikkat dinler, bizim de gürültü yapmamıza izin vermezdi. Türkiye henüz fakir bir ülkeydi, kendi ayakları üzerinde durmaya çalışıyordu. Ama o nesil yine de mutluydu, umutluydu. Cumhuriyet'in yeniliklerine açıktı insanlar.

Bugün ise, durum neredeyse tam tersi. Evet ülke olarak, o günlere göre çok geliştik, değiştik, zenginleştik. Ama mutluluğu ve umudu yitirdik. Ülkeyi düşünen pek az insan kaldı. Herkes kendi derdinde. Bu da, insanları birbirlerine yabancılaştırıyor, ayrıştırıyor. Bırakın aynı mahallede veya sokakta oturanları, aynı apartmanda oturan insanlar bile birbirlerine selam vermiyor. Çünkü herkeste geçim derdi, iş derdi, çoluğunun çocuğunun derdi almış başını gitmiş. Şimdi belli bir yaşın üzerindekiler 1990'lı yılları düşünüp özlüyorlar. Korkarım 20-30 yıl sonra da insanlar bugünleri bile arar hale gelecekler.

Genelde dünya üzerindeki büyük değişimler büyük yıkımlardan sonra olur. Kurtuluş Savaşı'nda olduğu gibi, 2. Dünya Savaşı'nda olduğu gibi. Bugün de pandemi sıkıntısını yaşıyoruz. Tam azalma ivmesine giriyor, ekonomik koşullar ülke tarihinde olmadığı kadar kötüleşiyor. İnsanlar, umut arıyor, mutluluk arıyor, ama bulamıyorlar.

Bu koşullar altında insanlar ne yapmaları gerektiğine kendileri karar vermeli. Çünkü üst perdeden "jakoben" bir tavırla insanlara bir şeyleri diretmenin faydası olmaz. O yapay bir değişim olur, kalıcı ve samimi olmaz. Devlet insanlarına yani vatandaşlarına karşı dürüst, adil ve güvenilir olmak zorundadır. Umut vermek, gelecek vaat etmek zorundadır. İnsanlar aç kalmaktan, açıkta kalmaktan korkarak yaşarlarsa asla mutlu olamazlar. Bunu gerçekleştirecek olan devletin ta kendisinden başkası değildir. Yoksa, insanların tek başlarına gayretleri bir noktaya kadar işe yarar, sonrasında büyük olasılıkla tıkanacaktır. Çünkü şu anki devlet sistemi ve işleyişi bize bunu dayatıyor.

Bir de bu mesele var; evet gün gelir pandemi biter, biraz sıkıntılı bir süreç yaşarız ama ekonomi de eninde sonunda yoluna girer. Ancak insanlardaki travmayı ne yapacağız? Ahlaken çözülmeyi, yozlaşmayı nasıl düzeltiriz, işte orasını bilemiyorum.

*Uzun yıllar boyunca şehri yönetiyorsunuz. Bu dönemi zorluk açısından mukayese edebileceğiniz başka bir dönem hatırlıyor musunuz? Takiben en çok zorlandığınız konu ne?

Dünya, daha doğrusu ülkeler dünyayı yağmalıyorlar. Son derece kötü kullanıyorlar, kaynaklar hızla tükeniyor. Çevre sorunları, iklim koşulları giderek kötüleşiyor. Belki de zamanla geri dönülemeyecek noktalara gelecek. Son bir kaç yıl içinde yaşadığımız orman yangınları, sel felaketleri, depremler, üzerine pandemi, onun da üzerine allak bullak olmuş bir ekonomi. Bu kadar olumsuzluğun üst üste geldiği, insanları çaresiz bıraktığı bir dönemi, gerçekten hatırlamıyorum.

*AK Parti’nin kötü bir yönetim sergilediği aşikar. Muhalefetin böyle bir dönemde ivme kazanamaması, insanları ikna edememesi gibi bir durum sıklıkla konuşuluyor, siz ne diyeceksiniz?

İktidarlar için en sıkıntılı dönemler, ekonomik koşulların kötüleşmesi, insanların maddi olarak, içinden çıkamayacakları dar boğaza düştükleri dönemlerdir. Geçmişte bunun örnekleri yaşandı. Ekonomik çöküntü, bu ülkede pek çok hükümeti devirdi. O nedenle ben, muhalefetin üzerindeki o ölü toprağını arttık attığını, ivme kazandığını düşünüyorum. İnsanları bir şeye ikna etmelerine gerek bile olmayabilir, çünkü insanlar sıkıntıyı bizzat yaşıyor. İkna edilmeleri gereken konu, muhalefetin iktidara gelmesi durumunda neler yapacağı. İnsanları buna inandırmaları gerekiyor.

*Şehirlerin bir birleri ile mukayese edilmeleri doğru mu veya mukayese edildiği zaman kriter ne olmalı? Eskişehir bazıları tarafından Venedik’ine benzetiliyor, bazıları tarafından ise Bursa olamadığı için eleştiriliyor. Türkiye’nin Eskişehir’i var demiştiniz. Bu minvalde Eskişehir’i Eskişehir olarak muhafaza etmek gün geçtikçe zor bir hal alıyor mu?

Ben şehirleri birbirleriyle kıyaslamayı doğru bulmuyorum. Çünkü bu ülkenin her şehrinin kendi has özellikleri, güzellikleri, değerleri vardır. Aynı şekilde olumsuzlukları da vardır. Örneğin siz benim, Eskişehir'i Bursa'yla kıyasladığımı gördünüz mü, duydunuz ya da bir yerde okudunuz mu? Ben, yurt dışında veya yurt içindeki şehirlerdeki gördüğüm güzel şeyleri örnek alıp, onları hayata geçirmeyi seviyorum. Yoksa, Eskişehir'i Venedik'e benzetmeleri tüm Eskişehirlileri mutlu ettiği gibi,beni elbette mutlu ediyor. Ama "Bursa olamadı" diyenlerin de niyetlerinin siyaset yapmak olduğunu çok iyi biliyorum. Diğer şehirlerdeki bazı olumlu ve güzel projeleri cımbızla çekip çıkartarak Eskişehir'le kıyaslamaları ve bunun üzerinden kendi şehirlerini kötülemelerini de anlayabilmiş değilim.

Eskişehir'i muhafaza etmek meselesine gelirsek, bunu şehir başaracak, Eskişehirliler başaracak. Çünkü Eskişehirliler nelere sahip olduklarının çok farkındalar. Bunların kaybedilmesine, elinden alınmasına asla rıza göstermeyeceklerdir.

*Son günlerdeki tartışmaları hatırlatırsam. Sanayileşmeye karşı mısınız?

Hayır, onu da nereden çıkardınız?

Hem bir akademisyen, hem de bu şehrin Büyükşehir Belediye Başkanı olarak böyle bir şey mümkün olabilir mi? Ancak, şehirde böyle bir algı, böyle bir imaj yaratılmaya çalışıldığının farkındayım. Dikkat edersen, mümkün olduğunca tartışma ortamı yaratmamaya özen gösteriyorum. Bazen de, sabır taşları çatlıyor tabii ki.

Benim karşı olduğum şey, kontrolsüz büyüme. Her alanda, sanayileşmede, şehirleşmede, sosyal yaşamda, her yerde ve her şeyde, mümkün olduğunca kontrollü olunması gerektiğini söylüyorum. Çevreye, doğaya, insana saygılı bir sanayileşmeden yanayım. Sanayileşirken, şehrin o sanayi içinde boğulup gitmesine karşıyım. Verimli tarım alanlarımızın geri dönülemeyecek şekilde heba edilmesine karşıyım. Yoksa, insan hem Eskişehir'in hem Türkiye'nin bir Almanya, bir Fransa, bir İtalya olmasını kim istemez? Ülke olarak zenginleşmeyi kim istemez? Keşke başarabilsek...

*Tarım ile ilgili uzun süredir projeler sunuyor, ciddi uyarılarda bulunuyordunuz. Geldiğimiz noktada buğday, yağ krizi kapıda gibi görünüyor. Sizce yerel yönetimlerin tarıma daha fazla katkı sunması gerekiyor mu? Bunun için merkezi hükümet ne yapmalı?

Öncelikle devletin tarım politikasının tepeden tırnağa değişmesi gerekiyor. Bakın örneğin Milli Eğitim'de ayda bir yeni düzenleme yapılıyor, olumlu diye söylemiyorum ama tarımda yıllardır hiç bir şey yapılmıyor. Aksine geri gidiyoruz. Türkiye'nin buğday ithal etmesi, ayçiçeği ithal etmesi kadar kötü bir şey olabilir mi? Böyle giderse, biz yakında çay da ithal edeceğiz, fındık ta ithal edeceğiz demektir. İnsanlar artık topraktan kazandıklarıyla geçinemiyorlar, gençler baba, ata topraklarını terk edip şehirlere geliyor ve inşaatlarda çalışıyorlar. Asgari ücretle çalışıyorlar. Çoğu tarımdan vazgeçmiş. Devlet milyar dolarları betona gömmek yerine tarıma gömmek, toprağa gömmek zorunda.

Biz CHP'li belediyeler olarak elimizden geldiğince tarıma dolayısıyla çiftçiye, hayvan yetiştiricilerine destek olmaya çalışıyoruz. Kendi olanaklarımızı diğer şehirlerle paylaşıyoruz. Yaptıklarımızı sizler çok iyi biliyorsunuz. Bu projeleri geliştirerek sürdüreceğiz.

*Klasik bir belediye başkanı hiçbir dönem olmadınız. Bir dönem bakanlık ardından cumhurbaşkanlığı ile adınız anıldı. Önümüzde yaklaşan seçimler var. Yine adınız değişik zamanlarda gündeme geliyor. Bu konu ile alakalı olarak herhangi bir ön görünüz var mı? Büyükerşen genel seçimlerde boy gösterecek mi?

Benim hayatım boyunca hep böyle oldu. Adım bir çok makamla birlikte anıldı, anılmaya da devam ediyor. Benim bu konularla ilgili hiç bir zaman öngörüm olmadı, olmaz da. Yani böyle bir ortamın oluşması için özel gayret göstermem. Bu insanların takdiri.

*Son olarak en güncel konuyu sormak istiyorum. Hasan Polatkan tam olarak nedir? Şayet uçuşlar azaltılırsa Eskişehir ne kaybeder? Siz bu kararın arkasında nasıl bir aklın yer aldığını düşünüyorsunuz…

Yaşanan son gelişmenin ardından Cumhurbaşkanının devreye girmesiyle inşallah uçuşlar normale dönecek. Yine eskisi kadar sık sefer olur mu olmaz mı bilemem. Ancak özel sektör için kârlılık çok önemlidir. O nedenle zaman içinde uçuşların yeniden düzene gireceğini düşünüyorum. Talep gelirse, arz da artacaktır mutlaka. Şunu da eklemem gerekiyor, uçuşlar iptal edilseydi Eskişehir'in neler kaybedeceği apaçık ortada. Hatta bunu iktidar milletvekilleri televizyon karşısında kendileri söyledi.

Ulaştırma Bakanlığı'nın neden böyle girişimde bulunduğu konusunda spekülasyona yol açacak şeyler söylemek istemiyorum. Eskişehirliler de, Brüksel'deki vatandaşlarımız da neyin, nasıl olduğunu çok iyi biliyor. Şu aşamada önemli olan, sorunun çözülüp çözülmeyeceği...

-Zaman ayırdığınız için teşekkür ederiz...

Haberler