Cihan Yıldırım yazdı...

Hamamyolu’ndan Odunpazarı Mezarlığı’na, Doktorlar’dan yazlık sinemalara… Uçaklar, trenler, Porsuk Çayı, öğrenciler, şampiyonlar, kitabevleri, bisikletler… Prof. Dr. Levend Kılıç ile Eskişehir’i gezmeye ne dersiniz?

Prof. Dr. Levend Kılıç’ın üçüncü kitabı Avare Adımlarla Eskişehir, İnkilap Yayınları’ndan çıktı. Sedef Medya Grup Başkanı Cihan Yıldırım, kitabın özetini çıkardı. Yıldırım “Levend Hoca kenti gezmek harika. Üstelik Avare Adımlarla gezmek… Gezerken dinlendim, Eskişehir’i daha çok anladım, daha çok sevdim. Kitap özetini çıkarmanın amacı bir şekilde kitaptan haberi olmayanları haberdar etmek. Biraz da dikkat çekmek… Okunması için küçük bir çaba da denebilir. Ama mutlaka alınıp okunmalı” diye konuştu.
Yıldırım’ın kitaptan çıkardığı satır başları şöyle…
•    İrfan Onga, Bir Türk Ailesinin Öyküsü adlı hüzünlü romanında, başkahramanın ağzından Köprübaşı’nı şöyle anlatır: Kentin göbeğine geldik. Paçalarımızı sıvayıp, otobüsün basamağından, aşağıda nispeten az karlı gördüğümüz noktalara atladık. Ana yolda koca koca taşlar var. Kazara üstüne basarsanız, yana kaçabiliyor. Dikkatli de değilseniz, bileğinize kadar çamura gömülüyorsunuz. Yürüyoruz ama Tatar evleri bitmek bilmiyor. Ne sıkıcı, ne iç karartıcı bir yermiş bu Eskişehir, Porsuk Nehri’nin üstündeki köprüden geçiyoruz. Öbür yakada, önünde açık çay bahçesi ile Porsuk Palas Oteli var.
•    Subay Orduevi bunlardan biri. Orduevi’nin yerinde 1950’li yıllarda Gazi İlkokulu varmış. Sonraları okulun bahçesine, Vedat Dalokay’ın mimarı olduğu bu yapı Hilton Oteli olarak yapılmış ve 1960 ihtilali zamanında askeriyeye verilmiş.
•    Bizans devlet adamı Ioannes Kinnamos 1118-1176 yıllarını kapsayan Historia adlı eserinde, Porsuk Çayı için şöyle der: Ortasından görünüşü güzel ve suyu tatlı bir nehir geçer. Öyle çok balığı var ki, halkın durmadan tutmasına rağmen tükenmez.
•    Porsuk Çayı’nın kötü günlerini de çok iyi hatırlarım. Bir seferinde, 1970’li yılların başında, Basma Fabrikası’nın saldığı boyalar nedeniyle, suyun yüzeyine yüzlerce zehirlenmiş balık vurmuştu. Belediye, hoparlörlerinden bu balıkların kesinlikle yenilmemesi duyurulmuştu.
•    Eskişehir, 21 Temmuz 1921’de Yunan işgaline uğradığında acı günler yaşadı. Kayınpederim Tevfik Celebcigil’in anlattıkları aklıma geliyor. Kendisi o günlerde dokuz on yaşlarında. 1922 yılı Ağustos ayının son günlerinde Yunan ordusu Eskişehir’i terk ederken; kayınpederim ilk önce Köprübaşı tarafındaki un fabrikasını daha sonra da çarşıyı yaktıklarını söyledi. Yükselen alevleri, Odunpazarı’ndan gördüklerini ve alevlerin gökyüzünü aydınlattığını hüzünle vurgulardı.
•    Bir zamanlar Hamamyolu’nda, Odunpazarı yönünden gelen bir derecik evlerin ve dükkanların önünden akar, yeşil çevresiyle Sıcak Sular bölgesine ulaşırdı.
•    Eskişehir için yolların kesiştiği yer denir. Bu özellikle demiryolu için doğrudur. Anadolu’da her demiryolu öyle ya d böyle Eskişehir’e ulaşır. Memlekette bütün demiryolları Eskişehir’e çıkar.
•    Eskişehir garında bir zamanlar tren seferleri şöyleydi: İstanbul-Ankara yönü, Doğu Ekspresi, İzmir yönü, Pamukkale Ekspresi, Kütahya-Afyon trenleri ve gece yataklısı. 1960’larda belli günler Eskişehir’den geçen, şık ve gösterişli kadınların seyahat ettiği Şah dönemi İran lüks treniyle birlikte, buharlı ve motorlu trenlerini de bilirim. Buharlılara çocukken çok bindim. Bir de Fransızların işlettiği yataklı ve yemekli vagonlar vardı. Vagonları ve personeli farklı olan Vagon Li diye bildiğimiz bu şirketin yüz yıllık imtiyazının bitmesiyle, 1970’lerin ortalarında kapandı ve unutuldu gitti.
•    Demiryolunun Eskişehir’e gelişi 1892 yılıdır. Böylece şehre Almanlar başta olmak üzere Fransızlar, İngilizler gelmiş. Kurulan Cer Atölyesi’nde birçok yabancı çalışmış. Bu insanların şehir merkezinde de mekanları olmuş. 1893’te Eskişehir’e gelen bir gezgin, anılarında Porsuk kıyısındaki caddede çeşitli dillere ait tabelalardan söz eder. Sözünü ettiği yer Doktorlar Caddesi olarak bilinen eskinin İstasyon Caddesi’dir.
•    Başka şehirlerde yaşayanlar Eskişehirliler kadar trenlere aşina değildir; garın, trenlerin, demiryollarının hikayelerini bizler gibi bilmezler. Trenlerin, garın verdiği kimi zaman buruk kimi zaman neşeli hissi bizim kadar hissedemezler. Adalet Ağaoğlu’nun Üç Beş Kişi adlı romanında dediği gibi: “Eskişehir geceleri geçen trenlerdir, tren sesidir. Yalnız bu…”
•    Lise yıllarımda, özellikle yaz aylarında İstasyon Caddesi’ne inmediğim gün neredeyse yoktur. Burayı 1960’lı yılların sonundan başlayarak çok iyi hatırlarım. Köprübaşı yönünden hemen sağda şehrin ilk sosisli sandviç yapan yerlerinden biri olan Çardak Büfe ve yanında zemin katta Muz Deposu vardı. Caddeye girdiğimde bu iki dükkanın hep önünden geçerdim. Çardak Büfe gençlerin buluşma yeriydi. O yıllarda muz bu kadar yaygın ve kolay alınabilen bir meyve değildi. Gözümüz hep vitrindeki muzlara takılırdı.
•    Caddenin solunda ise Kılıçoğlu Sineması ve Porsuk kenarında gençlerin buluşma yeri olan Nur Hastanesi vardı.
•    Lojmanların yanı Porsuk Çayı. Sağa döndüğünüzde gençliğimden beri ELMS, TÜLOMSAŞ ve şimdilerde TÜRASAŞ olarak bilinen çocukluğumun ünlü Cer Atölyesi ve eski günlerden kalan Saat Kulesi yer alıyor. Bu fabrika, Kurtuluş Savaşı günlerinden beri sadece Eskişehir’e değil ülkeye çok katkısı olmuş bir kuruluştur.
•    Bu fabrika ile ilgili çocukluğumdan gelen hatıralarım var: İlki, boru sesi. Fabrikanın işe başlama ve iş bitiş saatlerini duyuran ses. Saat kulesinden çalan borunun sesi bütün şehirden duyulurdu. İkincisi, çalılarla kapalı bir ahşap baraka içinde duran iki otomobil. 1960’lı yıllarda bu tahta barakanın içindeki otomobillere bakarken, görevlilerin “Bunlar cezalı otomobiller” dediklerini hatırlarım. Bu iki Devrim otomobilinden biri hala duruyor, siyah renkli ikincisi kim bilir ne oldu?
•    Fabrikanın hemen karşısında Porsuk Çayı kenarında küçük bir park ve üç önemli heykel; biri 1948 Londra Olimpiyatları 57 kiloda Serbest Stil Güreş Şampiyonu Nasuh Akar, diğeri 1960 Olimpiyatları 52 kiloda Serbest Stil Güreş Şampiyonu Ahmet Bilek. İki olimpiyat şampiyonunun yanındaki ise Eskişehir Demirspor’un futbolcusu milli kaleci Abdülkadir Arun.
•    Demir kanatlı kuşlar, yani askeri uçaklar Eskişehir demektir. Eskişehir tren sesi olduğu kadar, uçak sesidir de…….. 1960’lı yıllarda iniş için meydan turu yaparlardı ve Köprübaşı’nın üstünden geçerken gövdelerinde sadece numaraları değil, boya çatlakları bile görülürdü. Koca gövdeleriyle süzülürken dokunacak gibi olurduk sanki onlar.
•    İçlerindeki korkuyu hep hissetmişimdir. 1930’lu yıllarda Eskişehir Hava Üssü’nde görevli bir pilot anılarında: “Uçağı düşen havacıların cenazeleri, bazen haftada bir bazen iki kez, İstasyon Caddesi’nden geçtiği…” diye söz eder. Onların kütükleri Hava Şehitliği’nde yazılıdır.
•    Çocukluğumda, Havacılık Bayramı kutlamaları sırasında gerçekleşen askeri hava alanındaki, feci uçak kazasını ve 1960’ların sonunda Yıldıztepe Mahallesi’ne düşen askeri uçağı hatırlıyorum…
•    Şehrin yer altı su olmasına rağmen 1970’lerin ortasına kadar şehir su sıkıntısı çekmiş. Özellikle evlerin ikinci, üçüncü katına su çıkmazdı. Evde bir yerde su biriktirip yıkanmak yerine, hamama gitmek daha kolay gelirdi insanlara…
•    Eskişehir İktisadi Ticari İlimler Akademisi ve ilk özel üniversitelerden olan HASTAŞ şehri üniversiteyle tanıştırdı.
•    ..… Pino’da çocuğuna hamburger yedirmiş, “Onun hamburgeri hiçbir yerde yoktur” dedi.
•    Yalaman Adası benim çocukluğumda yaz aylarında açık hava sinemalarıyla doluydu…… Bu yazlık sinemaların ‘bahçe’ adıyla anıldığını da hatırlarım. Yeni Bahçe, Çiçek Bahçe, Renk Bahçe, Emek Bahçe, Dilek Bahçe……
•    1970’li yıllardan Köprübaşı’nda Ertan Parlatan’ın Bizim Kitabevi’ni, İsmail Sarar’ın Hatipoğlu Kitabevi’ni ve vilayetin karşısındaki Kültür Kitapçısı’nı hatırlarım…
•    Odunpazarı Mezarlığı’nı anlatırken “Mezarlığın içinde bir türbe karşıma çıkıyor. ‘Osmanlı İmparatorluğunu kuran Osmangazi’nin kayınpederi Şeyh Edebali’nin mezarıdır’ yazıyordu” diyor.
•    Eskişehir 50’lili yıllardan 70’li yılların ortasına kadar bisikletlerle doluydu…

Haberler